“Bu Vezendon kralın yıldız gibi temiz bir kızı Makedonya şehrinden Sofya şehrinde doğdu. Babasının İstanbul’u yaptığını duyup iki bin milyon hazine mallarını Sirem ve Semendire arabalarına yükleyip İstanbul’da Ayasofya Kilisesi’ne başladığında Hz. Hızır gelip “Mühimmat ve levazımatlarını benden alın ve şu sanatlı resim üzerine temel koyun” diye Hz. Hızır öğretmesiyle Ayasofya’nın yapımına başladılar. Önce yere büyük çukur temel açıp tam bir ay temeline has kurşunu eritip büyük nehir gibi akıtıp önce yere kurşun temel bıraktılar. Onun üzerine bin bir yüksek sütunlar üzere kemerler ve toloz kubbeler inşa ettiler ki altı su samıcı olup rahmet suyu ile dopdolu ola ve İstanbul’da büyük depremler olduğundan bütün binaların temelini boş edip depremden emin olmak düşüncesiyle Ayasofya’nın en alt katını sarnıç ettiler. Hala Kırkçeşme suyu ile doludur. Bazı yerlerini tamir ve yaralanan yerlerini gözetmek için Ayasofya altında kayıklar vardır. Camiin ta ortasında bakır kapaklı bir su kuyusu vardır. Ondan kovalar ile su çekip bazı kimseler su içerek susuzluklarını giderirler. Sonra dört tarafının duvarlarının yapımına başlayıp somaki, zenburî, ruhamî ve sarı ve beyaz cilalı yüksek mermer direkler üzere dört kat kemerler üzerinde bir kubbe, mavi kurşun ile örtülü marnur bir kubbe yaptılar. Kıble tarafında yarım kubbe içre yine yarım kubbede mihrap konulmuştur. Kıble kapısı üzerine de yarım kubbeler yapılmıştır.”
Kaynak: Kahraman, Seyit Ali; Dağlı, Yücel, Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi: İstanbul, 1. Cilt 1. Kitap, YKY Yayınları, İstanbul, 2003, s. 15.
O Vezendon’un bir kız kardeşi Makedonya’nın Sofya şehrinden doğduğundan ismine Aya Sofya derlerdi.
Daha sonra usta mühendis ve akıl ve anlayış sahibi mimar Ayasofya’nın dört tarafı duvarlarının yapımına başladılar ki bu binanın ölçü esaslarını seyreden hayran, yapılışını ve yüksekliğini gören şaşkın olur.
Bu Ayasofya’nın yüksek yapısının durumu böyle anlatılır ki yedi iklimde olan sütunsuz dağların değerli taşları gah zemin arkasına yüklemek ve gah cereskal ilmi ile çok ağır olanları iyi çalışma ve çok gayretle taşları zorla çekerek temelini yükseltip renkli mermer ve taş sütunlar ile tamamlandı. Yedi iklimden çeşit çeşit ibret verici bukalemun nakşı mavi mermerler gemilerle taşındı. Ferhad ustası taş yontucuların külünkleri aşındı. O kadar özen ve gayret gösterip camiin yarısını yedi yılda tamam ettiler. Taşların çoğu Belkıs tahtı olan Ayasluk şehrinden ve Edincik tahtından gelmiştir. Gönül alan ve renkli mermerler Karaman, Şam ve Kıbrıs adasından naklolunmuştur. Nice bin somaki, zenburi, zeytuni, ruhami ve yerekani parlak yüksek sütunlar Atina şehri yakınında Hz. Süleyman’ın yaptığı Temaşalık adlı büyük yapılardan gelmiştir.
Çoğu ham gümüş gibi ham mermerler Marmara Adası’ndan gelmiştir. Nice yüz mimar ve mühendis tarz u tarhında ustalığa başlayıp her biri yüzlerce beğenilecek hünerler gösterip bahşiş alırlardı, ama bütün mimarlara önder Ağnados mimar idi. Nefis plan üzere inşa ederdi. Ta ki bu büyük bina kisra kemeri gibi dört kemer ayakları yerine dek tamam olup bir gecede mimarbaşı olan Ağnados kayboldu. Hz. Hızır da görünmedi. Meğer Ağnados mimar kıyafet değiştirip Kızılelma diyarına varıp orada da Rim Papa’nın izniyle başka bir kiliseye başlayıp onu da yarısına dek yedi yılda tamam edip bir gece ondan da kaçıp yine İstanbul’daki Vezendon Kralına gelip onun kızı Ayasofya yapıcısı Ay Sofya kıza gelip konuşunca,
“Niçin benim kilisemi eksik bırakıp beni diğer krallar arasında kötü isimli ettin” diye Ağnados mimarı bir hayli azarlar. Ağnados da,
“Vallahi bu gibi ağır büyük bina temelinde sağlam olması için kırk yıl sabredip sonra kubbeye başlamak gerek, ama ben yedi yıl kaybolup Kızılelma’da büyük bir kilise yedi yılda onu yarısında bırakıp yine bunu tamam etmeye geldim” deyince hemen Hz. Hızır, “İşte ben de geldim” diye ortaya çıkıp mühimmat hazinesini açarak yine Ayasofya’ya başlayıp (—) yüz somaki sütunlar üzere iki kat daha yüksek sütunlar üzere Havernak kemerleri üzere gökkubbe gibi ters dönmüş bir kase ve mavi renkli saf kurşun ile örtülü büyük bir kubbe yaptılar ki bukalemun renkli gökyüzü altında böyle ibret verici kubbe ne önce ve ne sonra yapılmamıştır.
Bu yüksek kubbenin ta en tepesinde yüz kantar İskenderî altınından bir haç alem edip alemi aydınlatan güneş yeryüzüne ışık saldıkta Bursa’da Ruhban Dağı’nda (Uludağ), Alemdağında ve ıstıranca dağında olan ruhbanların gözbebekleri kamaşırdı. Daima ruhhanlar Bursa’da Keşiş Dağı’ndan uçup Ayasofya’da dururlardı. Tâ bu derece perhiz-kar keşişler idi.
Kısacası Ayasofya tam kırk senede tamam edip içinde ve dışında 12.000 ruhban hizmetçileri var idi. Hatta Peygamber Efendimizin doğumundan 882 sene önce Büyük İskender asrında Yunanlılar Nabta Kıbtîleri elinden Mısır’ı istila edip bu Ayasofya’ya Mısır’ı vakfettiler. Ta bu mertebe mamur oldu ki Hıristiyanların bila-teşbih Kabeleri idi. İskender vefatından 880 sene sonra peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafa Rebiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi doğup dünyaya ayak basıp alemi aydınlattığı Nisan’ın 20’si idi.
Huda’nın hikmeti o mübarek gecede bütün kafiristan içinde büyük bir deprem olup Bağdad’da Kisra kemeri, Kızılelma kubbesi ve Ayasofya kubbesi yıkılıp bütün Nemrud ateş-perestlerinin ateşleri sönüp nice belirtiler çıktığında bildiler ki “Hz. Muhammed dünyaya geldi”, dediler.
Beri İstanbul tarafında Ayasofya kubbesinin kıble tarafında yarısı yıkıldı. Nice kere yaptılar, asla mümkün olup tamire bir çare olmayıp yıkılırdı. Sonunda Hz. Hızır yaşlı bir şeyh suretinde bütün rahiplere görünüp,
“Eğer bu camiin kubbesini tamir edelim derseniz, şimdi zuhur eden ahir zaman Muhammed’ine varın ağzı suyundan su alıp zemzem suyu ile karıştırıp burada kirece ağzı suyunu karıştırın, sonra kubbeyi tamir edin. Yoksa başka çare yoktur” diye söyleyip kayboldu. Rahipler bildiler ki Hz. Hızır’dır. Hemen 300 patrik ve rahip menzilleri katederek Şam’a, oradan Busra’da Bahire Papaza varıp Muhammed’i sordular. O da,
“Amcasıyla Mekke’ye gitti. Hemen fırsat ganimettir, bir eli nişanesini alın” diye bu rahiplere nasihatlar etti. Onlar da Mekke’de Ebu Talib’e varıp isteklerini arz ettiler.
Sonra yine bütün rahipler “Ey Muhammed, sen dünyaya geldiğin gece bizim Kostantiniyye’de Ayasofya adlı bir kilisemizin kıblesi tarafı yıkıldı. Birkaç kere yaptık, temel tutmadı. Mübarek ağzın suyundan bu mücevher hokka içre biraz koy, kirece karıştırıp mabedhanemizi tamir edelim, ola ki yerinde dura” diye rica ettiler.
Derhal ricaları kabul edilip Hz. Risalet hokka içre mübarek ağzının suyundan bıraktı. Onunla ayakta durup ümmetlerime âhirun (son) zamanlarda Beldetün tayyibe olup Müslüman ibadethanesi ola diye işaretlerle hayr dua etti. Huda’nın hikmeti âhirun kelimesinde Beldetün tayyibe İstanbul fethine tarih gerçekleşmiştir.
Sonra ruhbanlar bu mübarek ağız suyu ile sevinip hokka içine zemzem suyu doldurup, yetmiş deve yükü Mekke-i Mükerreme toprağından yükleyip ve yetmiş deve yükü de zemzem suyundan tulumlara ağzına kadar doldurup ılgar ile İstanbul’a geldiler. Acelece Ayasofya kubbesini tamire başlayıp kireç ile ağız suyunu, yetmiş deve yükü zemzem suyunu ve Mekke toprağını karıştırıp yaptıklarında Allah’ın emriyle sağlamlık üzere tamam ettiler. Hala Resulullah’ın ağız suyu ile yapılan yer, kubbenin kıble tarafında otuz iki nakışlı yeni terek bellidir. Bilen canlar baktığında “Allâhümme salli alâ Muhammedin” derler, zira kubbenin diğer yerinde Resulullah’ın ağız suyu ile yapılan yer günden ayan ve aydınlıktır.
Fetihten sonra Fatih, “Bu kubbe Hz. Risaletin ağzı suyuyla ayakta durmaktadır” diye ta yüksek kubbenin ortasına bir zincir ile teberrüken bir altın top asmıştır ki 50 Rumi’ kile buğday alır bir küçük altınlı toptur, ta camiin ortasında bir adam eli erer yüksekliktedir.
Hz. Hızır bu topun altında ibadet eder. Ümmetin salihlerinden bazı adamlar Hızır ile o yerde buluşmuşlardır. Bazı ihtiyaç sahibi kimseler kırk gün sabah namazını kılıp dünya ve ahiret ile ilgili hayırlı isteklerinin yerine geldiği nice kere denenmiştir, ama bu top altında kırk gün ibadet etmeyi isteyen gayet çok olduğundan bir an boşluk yoktur. Kısacası ihtiyaç sahipleri arasında büyük makamdır.
Önce Ayasofya, İstanbul Kalesi’nin doğu tarafı bitiminde Ahırkapı tarafı denizine 1.000 adım ve kuzey tarafına Sarayburnu denizine 1.000 adım uzak yüksek bir tepe üzere göklere baş çekmiş yüksek bir kubbedir ki bu günde öyle büyük bir kubbe yapılmamıştır. Bu kubbeden başka kıble tarafında bir yarım kubbe içinde ondan da alçak bir küçük yarım kubbe içinde mihrap ve sağ tarafında beyaz ham mermerden minber yapılmıştır. Kıble kapısı üzere de yüksek yarım bir kubbe vardır. Bu kubbelerden başka Ayasofya’nın dört tarafında üç kat yapısında 360 tolos kemer güzel kubbeler vardır, ama ortadaki asaleten büyük kubbedir. Bu kubbenin dört tarafı fırdolayı (—) adet billur, necef ve moran camlarıyla süslüdür. Bu kubbe camlarından başka içinde ve dışında olan camların hepsi 1.070 adettir ki ondan cami içi aydınlık olur.
Anılan kubbelerin hepsinin içinde üstad nakkaş Erjenk Frenk Mânî Manastır adlı yaldızlı, altınlı, mina resimler, garip şekiller, acayip sihirli melek ve insan resimleri yapmışlar ki hala insafla bakan hayretler içinde kalıp bütün şekilleri canlı sanırlar.
Bu şekillerden başka büyük kubbenin büyük ayaklarının yukarı tabakasının bitiminde dört köşede birer melek resmi vardır. Bilateşbih biri Cebrail, biri Mikail, biri İsrafil ve biri Azrail suretleridir ki hala kanatlarını açıp dururlar ki boyları ve kanatları ile ellişer arşın acayip resimlerdir ki ta Hz. Risalet dünyaya gelince bu melek resimleri göbeğinde olan ağızlarından konuşup,
Cebrail resmi Doğu’da olup olacak belirtileri ve olayları bildirirmiş. Mikail resmi Batı’da düşman ortaya çıkar ve kıtlık ve yokluk olur diye haber verirmiş. İsrafil resmi Kuzey’de olacak olaylardan haber verirmiş. Azrail resmi bütün dünyada çeşitli padişahların ölüm haberini verirmiş. Hala o zikrolunan dört heybetli resim ayaktadır, ama Hz. Peygamber’den beri tılsımları geçersiz olmuştur.
Bu büyük kubbeyi yapı ustası dört sağlam ayak ve dört kisra kemeri üzere yapmıştır ki her bir kemeri, Havernak kemerlerinden, Kaydefa, Kâf ve Şeddad kemerlerinden nişan verip dördü de kudret kemeri olan samanyolu gibi semaya baş çekip en yüksek tepeye kemend salmışlardır. Anılan kemerlerin bir ayaktan bir ayağa genişliği hakîrin orta ayak mestiyle ( —) ayaktır.
Camiin uzunluğu, kıble kapılarının tarafında üç kat taşra dehliz vardır. En gerideki medrese dehlizinin kıble kapısından ta mihraba kadar Ayasofya Camii’nin uzunluğu (—) adımdır ve genişliği bir yandan bir yanına (—) adımdır. Camiin içi ve dışında büyük küçük toplam (—) adet yüksek sütunlardır ki sanki her biri birer yüksek kürsü ayaklarıdır. Kırmızı renkli somaki cilalı sütunlar var ki değerli mücevherden dünyada az bulunur kimyab cinsinden büyük sütunlardır ki her birisinin boy bosları kırkar arşındır.
Ondan yüksek olan ikinci kattaki sütunlar da benzersizdir ama boy bosları otuzar arşındır. Bu camiin üç tarafında ikişer kat cemaat ibadet edecek katları vardır ki iki tarafta merdivenlerinden at ile çıkmak mümkündür. Dolamaç bir yoldur ki beyaz ham mermer döşelidir. Cami içre ta kubbeye varınca üç kat kandiller aydınlatacak dehlizler vardır ki cami içini kuşatmıştır. Bu camiin dışında ve içinde toplam 361 kapıdır ama 101 kapısı büyük kapılardır ki onlardan kalabalık cemaat girip çıkmadadır. Bu anılan 101 kapının hepsi tılsımlıdır. Defalarca saysan bir kapı daha belirir. Ona da bellek koyup saysan belleksiz sanıp görmediğin bir kapı daha ortaya çıkar, tuhaf hikmettir.
Bütün kapıların boyu 20 arşındır ki hepsinin kanatları kuyumculuk işiyle bezenmiş gümüş ile mînâ olmuş sanatlı ibret verici pirinç yüksek kapılardır ama kıblenin orta kapısı hepsinden yüksek boyu 50 arşın bir büyük kapıdır. Bu kutlu kapının levhalarının tamamı Hz. Nuh’un kendi eliyle yaptığı geminin tahtalarındandır.
Günlerin geçmesi ile Nuh’un gemisinin levhaları Cudi Dağı üzere kalıp ta Vezendon kral asrında kızı Ay Sofya, Ayasofya’yı yaparken Hz. Hızır’ın öğretmesiyle Nuh Peygamber gemisinin tahtalarını getirip bu camiin bütün kapılarını o levhalardan yapmışlardır. Hala gemi çivileri olan yerleri bellidir. Bu orta kıble kapısı üzere sarı renkli pirinç tabut gibi uzun bir sanduka Ayasofya’yı yapan Ay Sofya’nın cesedi iksir içre mumya olup gömülmüştür. Nice aç gözlü padişahlar o sandukaya el koymak istediklerinde cami içre bir zelzele ve velvele ve şimşek belirip cami yıkılır korkusuyla vazgeçerler ki büyük bir tılsım da budur. Onun üstünde küçük sütunların kemerleri üzere bir mermer kitabe içre Kudüs’ün eski kıble olduğu anlatılmıştır. İçi türlü türlü mücevherler ile doludur. Bu da tılsımlıdır. Kimse el koymaya cesaret edemez.
Burada ibret verici bir yeşil sütun vardır. O sütun üzere Meryem Ana heykeli var idi. Elinde bir kandil var idi ki üveyik yumurtası kadar var idi. Her gece, bu kandilin ışığı camii aydınlatırdı. Bu da Hz. Risalet’in doğumu gecesi başaşağı oldu. Hala o kandil Kızılelma’dadır. Onun için Kızılelma derler ki Ayasofya’dan gitmiştir, zira İspanya kafirleri bir iki kere İstanbul’u istila etmiştir. Onun için o yumurta İspanya elinde kalmıştır. Bu camiin duvarının iç yüzünde baştan başa beşer altışar arşın dört köşe parlak ebrî taşlar ile kaplı bir camidir. Her bir taşta Allah’ın emriyle türlü türlü tuhaf şekiller ve çiçekler yazılmıştır. Kenarlarında renkli çiçekler kazılmıştır. Her direklerin yüksek kürsülerinde ve kemerleri etrafındaki çizgi girişmelerinde o kadar mermer ustası sanat göstermiştir ki hala cihan ustaları ona bir külünk urmağa kadir değildir, ama mihrabı ve minberi beyaz mermerden sade güzelidir, ama sanatlıdır.
Camiin içinde, biri sağda biri solda hayat suyu ile dopdolu durup
Murad Han bu camiin duvarını toz topraktan temizleyip bütün kapı kanatları ve bütün duvar yüzlerini cilalayıp parlattı ve kandillerini çoğalttı. Hafızların Kur’an okumaları için dört mahalle mermer mahfiller yaptı. Müezzinlere bir (—) ince sütun üzere mahfil eylemiştir ki anlatılmaz. Bağdad fatihi Sultan IV. Murad Han dört mermer sütun üzere tek parça bir mermer kürsü yapmıştır ki felekte benzeri yoktur. Her gün bir vaizin öğüt vermek için 8 adet şeyh tayin eyledi. Biri Kadızade, biri Üsküdarî Mahmud Efendi, biri Cerrahpaşa Şeyhi İbrahim Efendi, biri Sivasî Abdülmecid Efendi, biri Kudsî Efendi, Tercüman Şeyhi Ömer Efendi ve Büyük Şeyh Emir İştibi hazretleri dini meselelerde zorlukları halleden alim ve fazıl kimse idi. Huda’ya hamdolsun bu anılan şeyhlerin sohbet şerefleriyle şereflenip hayır dualarından nasiplendik. Sayılan hayır eserlerinden başka Osmanoğulları padişahlarının her biri birer hayrat eklemişlerdir. Sultan Ahmed Han padişahlara mahsus mihrabın sol tarafında padişahlar için bir maksure-i secdegah yapmıştır.
Sanat ve güzelliklerin her türüyle süslü ve dolu bir cami olup dokuz ayaklı kubbenin benzeri olmuştur. Her an seyredilmesinde akıllar hayran kalmıştır. Her tarafını renkli avizelerle donatmışlardır. Görüş, akıl, zevk ve basiret sahibi olanlar, Huda’nın nuru olan bu camii görünce hayran, mest ve şaşkın olurlar. Halen Adn cennetinden nişan verir şanlı bir camidir. Sultan IV. Murad gönül açan bu camiden hoşlanıp geri kıble kapısı içinde bir tahta maksûrecik inşa edip her Cuma namazını kılmaya geldiğinde nice kafes bülbül getirir, türlü türlü kuşların yanık sesleri insanın ruhuna gıda verip o gün nur dolu cami Rıdvan bahçesinden ve cennet bağından nişan verirdi. Her gece 12.000 türlü türlü kandiller ile ve şamdan üzere balmumları ile aydınlatıp nur üzre nur olur.
Yüksek kubbenin ta ortasında Hz. Risalet’in mübarek ağzı suyuyla ayakta duran kubbenin ortasında yuvarlak bir daire içinde Yakut-ı Mustasımi yazısı gibi eski bir yazı ile ayet: “Allah göklerin ve yerin nurudur” [Nur, 35] ayeti yazılmıştır. Dört tarafında nice bin güzel yazı eserler vardır. Hatta Sultan IV. Murad Han’ın fermanıyla Hattat Teknecizade Mustafa Çelebi Allah’ın ismini, peygamberimizin ve dört halifenin isimlerini Karahisari tarzı yazılarla yazmıştır ki insanın yapacağı şey değildir, zira eliflerinin boyu onar arşındır. Ona göre diğer harflerine bir güzellik vermiştir ki anlatılmaz. Büyük bir camidir ki bütün fakirlerin Kabesidir. İstanbul içinde ondan büyük cami yoktur ve onda olan ruhaniyet meğer Kudüs’te Mescid-i Aksa yahut Şam’da Cami-i Emeviyye veya Mısır’da Cami-i Ezher’de ola, ama bu Ayasofya’nın her karanlık köşesinde zenginlik hazinesi sahibi ümmetin dindarlarından nice yüz kimseler itikafa girip gündüz oruçlu ve gece ayakta ibadetle meşgul tarikat ehli kimselerle doludur. Her gün yetmiş yerde ders hocaları Allah rızası için ders verir, bilim öğrenme yeri bir mekandır. Her gün kalabalık cemaatten hâlî değildir.
Kaynak: Kahraman, Seyit Ali; Dağlı, Yücel, Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi: İstanbul, 1. Cilt 1. Kitap, YKY Yayınları, İstanbul, 2003, s. 83-91.
























