Battalaltı bölgesinde bulunan bu anıtsal hamam kalıntısının inşa tarihi ve kullanım evreleri henüz güvenilir biçimde belirlenmemiştir. Yapının, Kayserili Büyük Basileios tarafından Caesarea yakınlarında kurulan Basileias adlı yardım ve bakım kompleksiyle ilişkili olması ciddi bir ihtimaldir. Ancak bu ilişkiyi kanıtlayan bir yazıt, güvenilir bir arkeolojik tarihlendirme veya çevredeki diğer kalıntılarla belgelenmiş mimari bağlantılar bulunmamaktadır.

Kayseri’deki bu eski hamama ilişkin bilinen en erken yazılı kayıt, kenti muhtemelen yaklaşık 1172–1173 yıllarında ziyaret eden Ali el-Herevî’ye aittir. Herevî, Belînâs el-Hakîm’in Kral Kayser için yaptığı söylenen ve bir kandille ısıtılan bir hamamdan söz eder. Ancak “söylediklerine göre” ve “Allah en doğrusunu bilir” ifadeleriyle rivayeti ihtiyatla aktarır; ayrıca hamamı bizzat incelediğini belirtmez. Yâkūt el-Hamevî, 13. yüzyılın ilk yarısında aynı anlatıyı neredeyse kelimesi kelimesine tekrarlamış; Zekeriyyâ el-Kazvînî ise 1275’te tamamladığı eserinde rivayeti genişleterek hamamı “dünya harikalarından biri” olarak nitelendirmiştir. Evliya Çelebi de 1649’da Eski Kayseri’de Belînâs’a atfedilen hamamın kubbe, temel ve ateşlik kalıntılarının görülebildiğine ilişkin yerel anlatıyı kaydetmiş, ancak yapıyı kendisinin görmediğini açıkça belirtmiştir.

Hamam, Arapça gelenekte Tyanalı Apollonios ile özdeşleştirilen Belînâs el-Hakîm’e atfedilmiştir. Ancak yapının onun tarafından inşa edildiği ve tek bir kandille ısıtıldığı anlatısı, güvenilir bir tarihsel yapı kaydı olarak değerlendirilemez. Bu motif, tarihsel Apollonios’un antik biyografisinde yer almaz; Belînâs’ı tılsımların ustası olarak gösteren daha sonraki sözde Apollonios metinleriyle bağlantılı bir mucize anlatısıdır. Dolayısıyla hamamın Belînâs tarafından inşa edildiği ve tılsımlı bir kandille ısıtıldığı anlatısı efsanevidir. Bununla birlikte bu rivayetin, Kayseri’de uzun süre görülebilen eski bir hamamın varlığıyla ilişkili olması mümkündür.

Charles Texier, muhtemelen 1835 yılında Kayseri’ye gelmiş ve antik Kaisareia’nın modern Kayseri ile tam olarak aynı yerde bulunmadığını, yaklaşık çeyrek mil daha batıda ve dolayısıyla Argaios Dağı’na daha yakın bir konumda yer aldığını belirtmiştir. Yerli halkın “Eski-Kayseri” olarak adlandırdığı bu alandaki duvarların belirgin biçimde Bizans yapı karakteri taşıdığını ifade etmiştir. Texier’in tasvirine göre duvarlar, tuğla sıralarıyla dönüşümlü olarak örülmüş moloz taş veya harç dolgulu bir duvar tekniğine sahipti. Texier, bu alandaki en büyük ve en önemli yapıyı muhtemel bir hamam veya therme kalıntısı olarak değerlendirmiştir. Bu görüşünü, duvarların içine yerleştirilmiş hâlde doğrudan gözlemlediği çok sayıdaki pişmiş toprak su künküne dayandırmıştır. Dolayısıyla Texier’in tanımlaması yalnızca yerel bir rivayetin tekrarına değil, yapının mimari özellikleri ve su tesisatına ilişkin gözlemlerine dayanmaktadır. Texier’in aktardığı konum, yapı tekniği ve su tesisatı, günümüzde Battalaltı bölgesinde hâlen mevcut olan hamam kalıntılarıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu nedenle Texier’in tarif ettiği yapı ile günümüzdeki kalıntının aynı olması kuvvetle muhtemeldir.

William Lewis Sachtleben, 22 Nisan 1891’de Kayseri’nin batısındaki bu hamam kalıntılarını fotoğraflamıştır. Fotoğraf kaydında yapı, “Kayseri’nin batısında antik bir Roma hamamının harabeleri” şeklinde tanımlanmıştır. Görüntüde hamamın günümüzde kısmen ayakta olan kuzey duvarının yanı sıra güneyde başka bir yüksek duvarın da mevcut olduğu, çevrede çok sayıda yapı ve moloz parçasının bulunduğu ve alanın henüz büyük ölçüde boş olduğu görülmektedir. Fotoğraf, yapının 1891’de günümüze göre çok daha geniş ve anıtsal kalıntılara sahip olduğunu belgelemektedir. Bununla birlikte “Roma hamamı” tanımının doğrudan Sachtleben’in saha notuna mı, yoksa dönemin yerel veya bilimsel tanımlamasına mı dayandığı kesin değildir.

Hamam kalıntılarında pişmiş toprak su künkleri ve kurşun borular gibi gelişmiş bir su tesisatına ait unsurların bulunduğu aktarılmaktadır. Mehmet Çayırdağ’ın verdiği bilgiye göre, hamamın daha yukarısında bulunan Battal Camii’nin 1970/1971 civarındaki onarımı sırasında büyük kurşun borular ortaya çıkarılmıştır. Çayırdağ, yaklaşık 1 metre uzunluğunda ve 20 santimetre genişliğindeki bu boruların camiden daha eski olduğunu ve Erciyes yönünden aşağıdaki hamama su taşıyan bir hattın parçaları olduğunu değerlendirmiştir. Boruların bir kısmının Kayseri Müzesi’ne götürüldüğü ve hamamın günümüze ulaşan duvar ve harç kütleleri içinde de su tesisatına ait unsurların görülebildiği belirtilmektedir. Bununla birlikte boruların kesin buluntu yeri, derinliği ve izlediği güzergâh bilinmemektedir. Boruların tipolojik veya malzeme temelli tarihlendirmesi, hamam duvarlarına doğrudan bağlandığı nokta ve mevcut duvarlarla aynı yapı evresine ait olup olmadığı da ayrıntılı bir arkeolojik kazı ve yayınla gösterilmemiştir.

Günümüzde hamama ait kalıntılar büyük ölçüde masif moloz taş, harç ve horasan dolgulu duvar kütleleri hâlinde korunabilmiştir. Yapının önemli bir bölümü zaman içinde ortadan kalkmış; çevresi gecekondular ve kamu yapılarıyla kaplanmış, kalıntıların güneyinden geçirilen asfalt yolun yapımı sırasında yapıyla bağlantılı bazı bölümler de tahrip edilmiştir. Sachtleben’in fotoğrafı, yapının 19. yüzyılda günümüze göre daha geniş ve daha iyi korunmuş durumda olduğunu göstermektedir. Sistemli bir arkeolojik kazı gerçekleştirilmediği için yapının özgün planı, oda dizilimi, ısıtma sistemi, kesin tarihi, yapı ve kullanım evreleri ile su tesisatının gelişimi henüz bilinmemektedir.

Hamamın Basileias ile muhtemel ilişkisi değerlendirilirken kompleks hakkındaki yazılı kaynaklar ile Caferbey–Battalaltı’daki somut kalıntılar birlikte dikkate alınmalıdır. Basileias, muhtemelen yaklaşık 370 yılından itibaren aşamalı olarak ortaya çıkmış, Caesarea yakınlarında bulunan çok yapılı bir kompleksti. Basileios’un ptōchotropheion, yani özellikle çaresiz ve başkalarının yardımına bağımlı insanlar için bir bakım ve geçim kurumu olarak adlandırdığı kompleks; dinî cemaat hayatını, konaklamayı, yatılı hasta bakımını, hekim tedavisini, çalışmayı ve ekonomik ihtiyaçların karşılanmasını bir araya getiriyordu. Ağır biçimde şekil bozukluğuna uğramış ve dönemin anlayışına göre lepralı kabul edilen kişiler, kompleksin özel olarak ağırlık verdiği grubu oluşturuyordu.

Basileias’ın ortaya çıkışının önemli tarihsel arka planlarından biri, yaklaşık 368–370 yıllarında yaşanan ağır kıtlık ve iaşe kriziydi. O sırada henüz presbyteros olan Basileios, varlıklı kişileri ellerindeki stokları paylaşmaya yönlendirmiş, ihtiyaç sahiplerini bir yerde toplamış ve kitlesel yemek dağıtımı düzenlemişti. Bu acil yardım faaliyeti muhtemelen Basileias için önemli bir örgütsel ve ahlaki itici güç oluşturdu. Ancak antik kaynaklar söz konusu yardım faaliyetini kompleksin doğrudan kuruluş sebebi olarak açıkça göstermez.

Basileios’un 370 yılında Caesarea episkoposu olmasının ardından yardım faaliyetleri kalıcı biçimde kurumsallaştırılabildi. Philip Rousseau, İmparator Valens’in Caesarea’ya 370 yılının ilkbaharında gerçekleştirmiş olabileceği bir ziyaret ile 372 yılındaki Epifani yortusunda yaptığı daha iyi belgelenmiş ziyareti birbirinden ayırmaktadır. Daha sonraki bir dönemde yazan Theodoretos’a göre Valens, ağır bedensel bozuklukları bulunan ihtiyaç sahiplerinin yararına Basileios’a değerli chōria, yani araziler veya kırsal mülkler tahsis etmişti. Ancak bu tahsisin kompleksin üzerine kurulduğu araziyi mi, ekonomik olarak kullanılabilecek mülkleri mi yoksa bu mülklerden sağlanan gelirleri mi ifade ettiği bilinmemektedir. Desteğin Valens’in hangi ziyareti sırasında sağlandığı da açık değildir.

Basileios’un 94 numaralı mektubu, oldukça kapsamlı olmakla birlikte yapım süreci henüz tamamlanmamış bir kompleksi tasvir etmektedir. Mektubun geleneksel olarak yaklaşık 372 yılına tarihlendirilmesi bütünüyle kesin değildir. Buna karşılık 150 numaralı mektup, 373 yılının sonundan önce Caesarea yakınlarında oturulabilir durumda bulunan ve düzenli olarak ziyaret edilen bir ptōchotropheionun varlığını göstermektedir. Bu durum kuruluşun yerleşik biçimde işletildiğini kanıtlar; bütün yapıların tamamlanmış olduğunu göstermez. Yaklaşık 375 yılında anılan hatırlama veya anma, kanıtlanmış bir açılış ya da kutsama töreni değildir. Kuruluş, Basileios’un ölümünden sonra da varlığını sürdürmüş ve 5. yüzyılda hâlâ belgelenmiştir.

Basileios’un 94 numaralı mektubunda kompleksin yöneticisi ile “Tanrı’nın hizmetkârları” için ayrılmış yaşam alanları; yabancılar, yolcular ve hastalık nedeniyle bakıma ihtiyaç duyan kişiler için konaklama yerleri; tıbbi hizmet sunan kişiler ve bakım görevlileri; taşıma hayvanları ve refakatçiler; zanaatlar, çalışma araçları, atölyeler ve bunlar için gerekli diğer yapılar anılmaktadır. Bu liste, kompleksin bütün yapılarını kapsayan eksiksiz bir yapı envanteri değildir. Mutfaklar, depolar, su kaynakları, sarnıçlar, tuvaletler ve ahırlar gibi günlük yaşam için gerekli olabilecek bazı birimler açıkça belirtilmemiştir. Bu yüzden hamamın mektupta geçmemesi, kesin olarak hiç bulunmadığı anlamına gelmez. Ancak Basileios’un hayvanlar, refakatçiler, iş aletleri ve atölyeler gibi ayrıntıları anmasına rağmen büyük ve teknik açıdan gelişmiş bir hamamdan söz etmemesi, böyle bir yapının yalnızca işlevsel ihtiyaçtan hareketle varsayılmasına karşı önemli bir karşı göstergedir.

Basileias’ta yatılı hasta bakımı yapılıyor, ağır biçimde hastalanmış ve yaralanmış kişiler uzun süre barındırılıyor ve tıbbi hizmet sunuluyordu. Bu durum güvenilir bir su teminini; bedenlerin, yaraların, ellerin, giysilerin, yatak takımlarının, kapların ve mekânların temizlenebileceği düzenlemeleri büyük ölçüde gerekli kılıyordu. Bu nedenle su tesisatı, yıkanma kapları, havuzlar, yıkama alanları veya kontrollü bir tıbbi bakım ve yıkanma mekânının bulunması çok muhtemeldir. Ancak bu gereklilikten doğrudan hypokaust sistemi, caldarium, tepidarium, frigidarium ve büyük havuzlardan oluşan tam teşekküllü bir Roma thermesi bulunduğu sonucu çıkarılamaz.

Andrew T. Crislip, hamamların Basileias gibi büyük bir bakım kompleksinde bulunması beklenen yardımcı yapılar arasında yer alabileceğini söyler. Ancak bu görüş, doğrudan antik kaynaklara dayanan bir bilgi değildir; daha çok böyle büyük bir yapıda hangi tür bölümlerin olması gerektiğine dair bir yorumdur. Battalaltı’ndaki hamam kalıntısının varlığı bu düşünceyi daha olası gösterse de tek başına bu yapının kesin olarak Basileias’a ait olduğunu kanıtlamaz.

Nyssalı Gregorios, yoksulların kamu hamamları yerine nehir veya göletlerde yıkandıklarını; İoannes Chrysostomos ise ağır hastaların şehirden, çarşıdan ve kamu hamamlarından dışlandıklarını aktarır. Bu durum, Basileias’ta barındırılan yoksul ve toplumdan dışlanmış hastalar için kurum içinde güvenli ve düzenli yıkanma imkânlarının bulunmuş olması ihtimalini güçlendirir. Basileios’un 8. homiliasında anlatılan kuraklık, kaynakların kuruması ve su kıtlığı ise doğal su kaynaklarının güvenilir olmadığını gösterir. Hastaların, yolcuların ve görevlilerin sürekli bulunduğu Basileias’ın içme, yemek, temizlik ve yara bakımı için düzenli bir su altyapısına ihtiyaç duyduğu açıktır. Ancak bu iki argüman, büyük ve bağımsız bir hamam binasını değil, öncelikle kurumsal su ve yıkanma imkânlarını destekler.

Nyssalı Gregorios’un Basileias’ı Musa’nın Ahit Çadırı ile karşılaştırırken “yıkanma kapları” veya “havuzlar” anması da gerçek bir mimari envanter değildir. Bu unsurlar, ruhların ve manevi gözlerin temizlenmesine ilişkin alegorik anlatımın parçasıdır. Aynı şekilde 9. yüzyıla ait bir minyatürde Basileios ve Gregorios’un hastaları yıkarken, yaralarını tedavi ederken ve beslerken gösterilmesi, Orta Bizans döneminde bedensel temizliğin Hristiyan hasta bakımıyla ilişkilendirildiğini gösterebilir. Ancak bu minyatür, Basileias’ın 4. yüzyıldaki mimarisini veya belirli bir hamam yapısını kanıtlamaz.

Basileias’ın kesin konumu güvenilir biçimde belirlenememiştir. Nazianzoslu Gregorios, “yeni şehir” olarak adlandırdığı kompleksi görmek için “şehirden biraz dışarı çıkılması” gerektiğini söyler. Buradaki “yeni şehir” ifadesi düzenli bir şehir mahallesini değil, yardım kompleksinin kendisini tanımlayan retorik bir anlatımdır. Nyssalı Gregorios ise kompleksi proasteionda bulunan bir “çadır” veya “tabernakl” olarak tasvir eder. Proasteion, yoğun şehir merkezinin dışında kalan, ancak şehre yakın bir çeper veya dış yerleşim alanını ifade eder; kompleksin mutlaka geniş tutulmuş bir sur kuşağının dışında bulunduğunu göstermez. Basileios’un ptōchotropheionu “Caesarea yakınında” olarak tanımlaması da bu konumla uyumludur. Yazılı kaynaklardan güvenle çıkarılabilecek tek topografik sonuç, Basileias’ın Caesarea’ya yakın bir şehir çeperinde bulunduğudur; kuzey, güney, doğu veya batı gibi belirli bir yön kaynaklarda verilmemektedir.

Daha ayrıntılı bir konumlandırma yapılırken 4. yüzyıldaki Caesarea’nın muhtemelen kompakt ve açık biçimde sınırlandırılmış bir şehir olmadığı dikkate alınmalıdır. Eski yerleşim ağırlık merkezinin muhtemelen Eskişehir–Beştepeler’in güney kesiminde bulunduğu, yapılaşmanın ise birkaç yüzyıl boyunca ovada kuzeye doğru kaydığı ve yoğunlaştığı düşünülmektedir. Günümüzdeki İç Kale, Basileios dönemindeki Caesarea’nın güvenilir sınırı veya merkezi olarak kabul edilemez. Basileias, eski güney yerleşim merkezinin hemen dışında, gelişmekte olan kuzey yerleşiminin kenarında veya bu iki alan arasında kalan şehre yakın bir çeper kuşağında bulunmuş olabilir.

Eski ve yeni yerleşim alanları arasında kalan batı ya da güneybatı yönündeki geçiş bölgesi coğrafi olarak mümkün bir adaydır. Ancak yazılı kaynaklar Basileias’ın hangi yönde bulunduğunu açıkça belirtmediği için bu alanın şehrin diğer kenar bölgelerinden daha olası olduğunu yalnızca metinlere dayanarak söylemek mümkün değildir. Caferbey–Battalaltı bölgesini önemli kılan unsur, burada birden fazla büyük yapı kalıntısının bir arada bulunmasıdır. Bölgede henüz tarihlendirilmemiş bir kilise kalıntısı, onun yakınında işlevi kesin olarak bilinmeyen büyük bir yapı kalıntısı ve daha güneyde anıtsal bir hamam kalıntısı yer almaktadır. Bu kalıntıların bir arada bulunması, Basileias’ın konumuna ilişkin genel hipotezi Caferbey–Battalaltı bölgesi üzerinde somutlaştırmaktadır.

Hamamın Basileias ile ilişkilendirilmesine karşı en önemli ihtiyat noktalarından biri, Texier’in bu alanı antik Caesarea’nın kendi kalıntıları arasında değerlendirmiş olmasıdır. Hamam, Basileias’ın bir parçası olabileceği gibi antik şehrin kamusal hamamlarından biri, Basileios’tan daha eski bir Roma thermesi veya başka bir kamusal, özel, dinî ya da idari yapı topluluğunun parçası da olabilir. Yapının 19. yüzyıl Kayserisi’nin dışında bulunması, 4. yüzyıldaki Caesarea’nın da mutlaka dışında bulunduğunu kanıtlamaz. Caesarea’nın birden fazla hamama sahip olmuş olması da mümkündür. Dolayısıyla Basileias’ın su ve yıkanma olanaklarına ihtiyaç duyması, şehir çevresindeki her eski hamamın bu komplekse ait olduğu anlamına gelmez.

Yapının Basileios’tan önce inşa edilmiş bir Roma hamamı olması ve daha sonra Basileias tarafından kullanılması, kompleksin mevcut hamamın yanına kurulması, hamamın Basileios döneminde yeniden düzenlenmesi veya Basileios’un ölümünden sonra varlığını sürdüren komplekse eklenmesi de mümkündür. Bu nedenle yapının Basileias ile ilişkili olması, onun mutlaka Basileios tarafından yaklaşık 370–373 yıllarında yeni baştan inşa ettirildiği anlamına gelmez. Mevcut veriler yapının kesin inşa tarihini, ilk kurucusunu veya Basileias içindeki muhtemel yapı evresini belirlemeye yetmemektedir.

Hamamın konumu ve Antik Çağ ya da Bizans dönemine ait olabileceğini düşündüren mimari özellikleri, Basileias ile muhtemel ilişkisi bakımından önemlidir. Gelişmiş su tesisatı ile yakınındaki kilise ve işlevi henüz belirlenemeyen diğer büyük yapı da bu ihtimali güçlendirmektedir. Ancak kesin bir tarihlendirme yapılmamış olması, sistemli arkeolojik kazıların eksikliği, stratigrafik verilerin yetersizliği ve yapılar arasında doğrudan kanıtlanmış bir mimari bağlantının bulunmaması nedeniyle hamamın Basileias’a ait olduğu kesin olarak söylenemez. Bu nedenle hamamın Basileias ile ilişkilendirilmesi, gerekçeli fakat henüz kanıtlanmamış bir hipotez olarak kalmaktadır. Yapının planını, farklı inşa evrelerini, ısıtma ve su sistemlerini, kurşun boruların izlediği hattı ve kilise ile diğer büyük yapılarla olan ilişkisini net olarak anlayabilmek için bölgede kapsamlı arkeolojik kazılar yapılması ve alanın bilimsel olarak ayrıntılı biçimde belgelenmesi gerekmektedir.

✶ Medya