Önce zemini daha önce Fatih’in yaptığı Eski Saray’ın yarısını bölüp Süleyman Han bu camii denize bakan yüksek bir tepe üzere benzersiz bir cami yaptı. Bütün Osmanoğulları ülkesinde ne kadar bin becerikli usta mimar, yapı ustası, işçi, taş yontucu ve mermer ustası var ise toplayıp üç sene tam üçer bin ayağı bağlı forsa temelini yerin dibine indirip dağ delicilerin kazma vuruş sesleri yerin dibindeki dünya taşıyıcısı olan öküz duyardı. Ta bu mertebe yerin dibine kadar kazıp sonra temeline rıhtım yaparak üç senede binanın temeli yeryüzüne çıkıp belli oldu. Sonra bir sene hali üzere durup başka temellere ve çeşitli taşları tıraş etmeye başladılar. Bir seneden sonra Sultan Bayezid-i Veli’nin mihrabı peresesine (hizası) göre mihrap konup dört tarafındaki duvarların kubbe kemerlerine kadar üç senede bitirdiler. Sonra dört sağlam ayak üzere yüksek kubbeyi yaptılar.

Bu büyük camiin mavi kubbesinin en tepesi Ayasofya kubbesinden yuvarlak ve 7 arşın yüksek cihanı seyreden bir kubbedir. Bu benzersiz kubbenin dört ayağından başka camiin sağında ve solunda dört adet somaki mermer sütunlar var ki her biri onar Mısır hazinesi kıymet eder. Yine Mısır diyarında (—) şehrinden Nil ile İskenderiye’ye oradan Karınca Kaptan sal gemilere yükleyip uygun havayla İstanbul’da Unkapanı’na getirip oradan Vefa Meydanı’na, oradan Süleymaniye Camii’nde Karınca Kaptan dört adet sütunları Süleyman Han’a teslim ettiğinde Beyt:

Karıncalar budun çekmiş çekirgenin Süleyman’a

Size layık nemiz vardır kabul eylen fakirane

dediğinde Süleyman Han hoşlanıp hizmeti karşılığında Karınca Kaptan’a kadrince Yılanlı Adası ve Rodos Adası sancağı ihsan olunur, ama Huda bilir öyle dört somaki kırmızı renklidir, cihanın dört köşesinde benzeri yok ellişer arşın yüksek güzel direklerdir. Büyük kubbenin mihrap üzere yarım kubbe ve kıble kapısı üzere yine yarım kubbe ile yapılmıştır, ama anılan sütunlar üzerinde yarım kubbeler yoktur. Sütunlara ağır yük olmaması için üstad Mimar Sinan billur, necef ve moran camlar etmiştir ki hepsi (—) moran camlardır. Mihrap ve minber üzere olan renk renk camlar Sarhoş İbrahim’in işidir ki bunun da övülmesinde zayıf insan aciz kalır. Ne zaman ki öğle vaktinde bu camlara alemi aydınlatan güneşin ışığı vurunca camiin içi aydınlanıp bütün cemaatin gözbebekleri kamaşır. Her parça cam nice kere yüz bin parça çeşit çeşit küçük camlar ile çiçekler ve Esmaü’l-hüsna (Allah’ın güzel isimleri) yazıları ile süslenmiş, kara ve deniz seyyahları içinde övülmüştür ki felekte benzeri görülmemiştir. Gerçi mihrabı, minberi ve müezzin mahfili beyaz ham mermerdendir, ama usta mermerci (—) ince sütun üzere bir müezzin mahfili yapmıştır ki sanki cennet mahfilidir. Yüksek ham mermerden bir minberi ve sürahi tacı var ki benzeri sanki Sinop Camii minberi ola.

Mihrabı sanki Hz. Süleyman mihrabıdır ki üzerinde Karahisarî hattıyla “Zekeriyyâ mabedde onun yanına her girişinde” [Al-i imran, 37] ayeti lacivert altın ile yazılmıştır. Mihrabın sağında ve solunda burma çizgi çizgi yapma sütunlar var ki mucizeli sihirdir. Yine orada birer insan boyu saf bakır ve saf altın ile kaplanmış şamdanlar üzerinde yirmişer kantar beyaz balmumları var ki her birine on beşer basamak ağaç merdiven ile çıkılır. Her gecelerde yakılıp cami içi aydınlık içinde aydınlık olur. Bu camiin sol köşesinde (—) sütun üzere bir yüksek makam, hünkar mahfili vardır. Bunun başka mihrabı vardır. Bu mahfiiden başka dört sütun ayaklar köşelerinde dört adet aşır okuyanlar için maksurecikleri var.

Onlardan başka camiin iki tarafında yan sofaları üzere (—) adet küçük çeşitli sütunlar üzerinde cami içinde cemaat sofaları vardır. Camiin dışında yine bu sofalara denk ince sütunlar üzere denize bakan ve sağ tarafı çarşıya bakan katlar vardır. Cemaat çok olduğunda bu sofalarda ibadet ederler. Cami içre kubbede ve direkler üzere iki kat tabakalar daha vardır ki onlarda mübarek gecelerde kandiller yakarlar. Toplam 22.000 kandil ve nice bin askı avizeler vardır. Camiin dört tarafında toplam (—) pencere vardır. Her birinden birer tür hafif rüzgar girip cemaat yeni hayat bulup cennete girmiş olurlar. Bu camide Allah’ın emriyle güzel bir koku var ki insanın dimağı kokulanır, ama dünyanın çiçek ve gülleri kokusuna benzerliği yoktur. Bu cami içinde geride kıble kapısı tarafındaki iki ayaklarda bir çeşme vardır. Bütün cemaat tatlı suyundan içip susuzluklarını giderirler. Bazı kemerler altında üst hazine maksureleri var ki şehrin ileri gelenlerinin ve binlerce yolcuların Allah emaneti malları var ki hesabını Allah bilir.

Bu camiin içinde ve dışında olan Ahmed Karahisarî hattı bu günde ne yazılmıştır ve ne yazılması gerektir. Bu yolda Cenab-ı Bârî onu başarılı etmiş. Önce büyük kubbenin ta ortasında: “Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru içinde lamba bulunan, penceresiz oyuğa benzer. Lamba cam içerisindedir” [Nur, 35] ay eti yazılmıştır ki gerçekten Nur ayeti yazmada ustalığını belli etmiştir.

Mihrap üzere yarım kubbe içre (—) yazılmıştır. Kıble kapısı üzere yarım kubbe içre: “Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim” [En’am, 79] ayeti yazılmıştır. Dört ayakların köşesinde “Allah”, “Muhammed” birinde de “Ebûbekir” bitinde “Ömer”, “Osman”, “Ali”, “Hasan” ve “Hüseyin” , yazılmıştır.

Minberin sağındaki pencere üzere: “Mescidler Allah’a mahsustur, Allah ile beraber bir başkasına dua etmeyin” [Cin, 18]. Bunlardan başka üst pencereler üzere hep Allah’ın güzel isimleri yazılıdır, ama kalem-i şikafidir (yırtık yazı). Lakin kubbedeki yüksek yazılar güzâfî hattır ki her bir elifi, lamı ve yırtık kâfı onar arşındır, zira kubbenin boyu posuna göre yazılmıştır ki aşağıdan rahatça okuna. Bu camiin beş kapısı vardır. Sağ tarafında imam kapısı, sol tarafta hünkar mahfili altında vezirler kapısı ve iki yan kapıları var, sol yan kapı üzere “Sabretmenize karşılık size selam olsun; burası dünyanın ne güzel bir sonucudur.” [Ra’d 24, 18]. yazılmıştır. Sol taraftaki kitabe içinde “Ketebehu Ahmedü’l-Karahisarî. Sene (—)” diye yazılmıştır.

Camiin anılan kapısına ve güzel avlunun üçer adet yüksek kapısına (—) basamak taş merdiven ile çıkılır ve inilir, ama bu has avlu, beyaz mermer ile döşenmiş bir ak yayladır ki her bir parça mermeri birer haliçe büyüklüğünde parlak, yaldızlı ve düzgün döşenmiş billur gibi boşluktur. Uzunluğuna ve enlemesine dört köşe olup yan sofalar ile bile (—) ayaktır, ama cami içi bu avludan büyüktür. Kıble kapısından ta mihraba kadar (—) ayaktır. Eni (—) ayaktır, ama bu avlunun dört tarafında kırk ayak enli yan sofaları üzere hepsi rengarenk büyük direkler üzerinde (—) adet değerli direkler ve her sütun üzerinde çeşit çeşit taşlardan kemerler var ki her biri gökkuşağından nişan verir. Daha üstünde fırdolayı (—) adet kubbeler vardır.

Bu avlunun dört tarafına bakan toplam (—) pencere vardır ki her bir demir şebekesi pazu kalınlığı demir pencerelerdir. Demir ustası Davud sanatını edip öyle törpü urmuş ki halen cilasma bir toz zerresi etki etmeyip Nahçıvan demiri gibi cilalı pencerelerdir. Bu pencerelerde (—) camlar vardır. Bu beyaz avlunun ta ortasında ibret verici bir havuz vardır. Bu da seyre değer sihirli dört köşe bir havuzdur. Ancak abdest havuzu değildir. Dört tarafı mermer kafeslerdir. Cemaat hayat suyundan içerler. Üstü yassı kurşun örtülü alçak kubbedir, ama gariplik bu ki bütün havuzun şadırvanları atıldığı için şadırvan derler, ama bunun hayat suyu kubbesinden aşağı sebil gibi akar. Garip seyirliktir ki insafla bakan hayran olur. Bu avlunun kıble tarafı sofası pencereleri üzere kaşi çini lacivert üzere (—) (—) (—) yazılıdır.

Avlunun kıble kapısı üzere (—) (—) (—) (—) ayeti yazılmıştır, ama bu avlunun kıblesi bütün kapılardan yüksek bir sanatlı kapıdır ki yeryüzünde bu güzel kapıya denk beyaz ham mermer eşikli, kat kat girişme yivli, külüplü ve medineli bir kapı görülmüş değildir. Hepsi beyaz ham mermerdir. Üstad mermer-tıraş bütün taşları birbirlerine öyle kaynaştırmıştır ki her taşın aralarını değme adam fark edemez. Bu kapının yüksek eşiği üzere mihrap gibi mermerden oyma mukarnas mebrumlar içre başaşağı mermerden ibret verici laleler ve çeşit çeşit sanatlar, yine yine mermerden zincir ile sanatlı avizeler var, Cemşid ilminden haberdar olan bilir. Bu kapının iki tarafında ta kubbe bitinceye kadar dörder kat odalarda muvakkıt, salacılar, kapıcılar ve kayyımlar oturmaktadır. Bu kapıdan içeri bir büyük kırmızı yuvarlak somaki döşelidir ki bu da benzersiz cilalı ve parlak taştır, ama büyüklüğü bir sofra kadar vardır. Bir tarafı biraz yaralanmıştır.

Avlunun sağ tarafındaki kapının iç yüzünde dört köşesinde düzgün bir somaki üzere bir haç yazılmıştır. Üstad onu kazımış, ancak yine haç izi bellidir. Kafirler bu taşa bir milyon vermişler, ancak vermemişlerdir. İşin sonunda bir deniz şenliğinde Galata’da yatan kafir kalyonlarının direği üzerinde bir şahî top güllesini kasten atıp ta Süleymaniye Camii’nin sol avlu kapısının aşağı eşiğini kırıp top güllesi gelip anılan haçlı somaki üzere karar etmiştir, ama yerde olduğundan bir zarar isabet etmemiştir. Sözün anlamı odur ki mel’un kötü renkli Frenk ne düşmanlıktır ve ne derece usta topçusu vardır ki Galata’dan isteyip Süleymaniye kapı eşiğini vurup kıra. Hala vuruş izleri bellidir ki insanların seyirliğidir. Bu avlunun dört tarafında olan sütunların aşağı kısımlarında tunç bilezikler vardır. Evkaf tarafından hakkak (oymacı) tarihçi vardır. Bütün büyük olayları, mesela yangın, tahta çıkış, deprem ve halk ayaklanması gibi şeyler yazılmıştır ki acayip tarihli sütun ayaklarıdır.

Bu camiin dört adet minareleri var ki her biri birer ezan makamıdır. Sultan Süleyman Han, Osmanoğullarının onuncu padişahı olduğundan ona alameten dört minare on şerefe yapmışlardır. Camie bitişik iki minare üç şerefeli göklere baş çekmiş (—) yüz basamak benzersiz minarelerdir.

Avlunun geri köşelerindeki iki minare onlardan daha alçacık ikişer şerefeli düzgün minarelerdir, ama sol tarafındaki üç şerefeli minareye cevahir minare derler, adının sebebi odur ki Süleyman Han bu camii yaparken biraz sağlamlaşması için bir sene feragat edip başka hayratlar yaparlardı.

Acem Şahlarından Şah Tahmasb, Süleyman Han’ın camiden feragat ettiğini duyup tez bir büyük elçi tedarik edip bin kese mal ve bir kutu kıymetli çeşit çeşit mücevher ile mektubunda eyle yazmış ki, “Duyduk ki camii tamamlamaya kudretiniz kalmayıp feragat etmişsiz. Size dostluğa binaen şu kadar hazine mal ve bu kadar mücevherler gönderdik. Bu mücevherleri satıp bu malı sarf edip camii tamamlamaya çalışın, bizim dahi hayratınızda hissemiz ola” diye bu gibi hakaret edici mektuplar ile alelacele elçi Süleyman Han’a geldiği sırada cami denizler gibi işçi ve ustalar ile yapılırken gelip Süleyman Han mektubun içeriğinden ateş gibi olup bin kese malı bütün İstanbul Yahudilerine elçi önünde dağıtıp bir parça kalmadı.

Elçiye hitap edip buyurdular ki beyt: Rafızi rûz-i kıyamet har büved zir-i Yehud

“Böyle olacak size binecek Yahudi topluluğu efendilerinize malınız nasip ola ki Kıyamet gününde size bindiklerinde mahmuz ve kamçı vurmayalar. Yohsa sizcileyin namaz kılmayan insanların cami hayrında ilgileri ne ola”

Bir kutu mücevheri yine elçi önünde Mimar Sinan’a verip, “Bu değerli diye gönderdiği taşları benim camimin taşları yanında değersizdir. Tez bunları diğer taşlar içre koyup harcın içine kat” dedi. Elçi bu hali görünce akıl dairesinden çıkıp sustu ve hayrette kaldı. Mektubuna karşılık nice boş sözler ile mektuplar yazılıp elçi Revan tarafına yola çıkmada. Beri tarafta usta Mimar Sinan bu mücevherleri birer tür sanat ile minarenin her altıgen süsleri içine kitabelerin ortasına türlü türlü yapma mermer güller içine bu cevahirleri süslemiştir. Onun için o minareye hala Cevahir Minare derler. Güneşin ışığı bazı taşlara yansıyınca ışık verir, ama bazı taşlar sıcağın şiddetinden, kar ve yağmurdan bozulup ışığı yok olmuş ama camiin kıble kapısı sofa kemeri ortasında bir Nişabur firuzesi vardır ki bir yuvarlak kase kadar vardır. Hala parıltısından insanın gözü kamaşır. Bu camiin iki tarafında kırkar adet abdest yenileyecek muslukları vardır.

Bu camiin üç tarafında bir kat dış avlu daha var ki iki tarafı birer at menzili toprak boşluktur. Çeşit çeşit uzun çınarlar, salkımsöğütler, servi, ıhlamur ve kuşdili ağaçları ile bezenmiş büyük avludur ki üç tarafı toplam (—) adet pencereli duvarlardır. On adet kapıları vardır. Kıble tarafına iki kapısı var. Biri Mera kapısı, biri Eski Saray kapısı, güneyde Mektep kapısı ve yine güneye Çarşı kapısı, güneye Sağmedrese kapısı, yine güneye Hekimbaşı kapısı, batıya İmaret kapısı, Tavhane kapısı ve yine garba Ağa kapısı (—) basamak merdiven ile çıkılır. Ondan kuzeye Binbir Çivili Kubbe kapısı yirmi ayak taş merdiven ile çıkılır bir kapıdır. Kubbesi içinde bin bir çivi mıhlı olduğu için böyle isimlenmiştir. Doğu tarafına bakan Hamam kapısı, bundan (—) ayak merdiven ile hamama inilir, ama bu tarafta avlunun duvarı olmayıp İstanbul şehrini seyr için bir kenarına alçak duvar çekilmiştir. Bütün cemaat orada durup Hünkar Sarayı, Üsküdar, Boğazhisar, Beşiktaş, Tophane, Galata, Kasımpaşa ve Okmeydanı baştan ayağa görünür. İstanbul halid ve Boğaz içinde nice bin pereme, kayık ve diğer gemilerin yelkenlerini açıp yüzdükleri birer birer görünür cihan seyri bir avludur.

Kaynak: Kahraman, Seyit Ali; Dağlı, Yücel, Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi: İstanbul, 1. Cilt 1. Kitap, YKY Yayınları, İstanbul, 2003, s. 111-117.

✶ Medya