İstanbul’un en hareketli noktalarından birisi: Eminönü. Vapur, tramvay, otobüs ve son dönemde Marmaray ile  rahat ulaşılabilmektedir. Özel araçla gelindiğinde ise problemli bir yerdir. Çevrede epeyce otopark olmasına rağmen özellikle Cumartesi günleri yer bulunamayabiliyor. Eminönü deyince aslında daha geniş bir semt yelpazesinden bahsediyoruz: Tahtakale, Bahçekapı, Mahmutpaşa, Mercan, Sirkeci’yi de içine alırız çoklukla. Eminönü’nün tartışmasız simgesi Yeni Cami. Evvela bu camiyi ziyaret edeceğiz. Avlu girişinin merdivenlerinin çevresinde güvercinlere yem atan insanları hepimiz biliriz. Muhtemelen siz de atmışsınızdır, fotoğraf çekiyorsanız bir fotoğrafınız kesin vardır. Güvercinleri geçip avluya girelim. Avlusu her daim kalabalıktır. Ayaküstü bir noktada olmasından ötürü sıkça ziyaret edilen bir cami. Pek çok insan alışveriş ve gezi için Eminönü’ne gelip, Sultanahmet’e çıkamadığından en azından Yeni Cami’yi ziyaret etmektedir.

Valide Safiye Sultan adına yapılacak bu caminin inşaatı için daha evvel o bölgede yerleşik bulunan Yahudi mahalleleri istimlak ediliyor. Cami inşaatına 1597’de başlanıyor. İlk mimarı Sinan’ın da halifesi olan Davut Ağa. Ancak Davut Ağa 1 sene sonra katledilince inşaata önce Dalgıç Ahmet Ağa 1603’e kadar devam ediyor. Bu dönemde I. Ahmet tahta geçmiştir ve Safiye Sultan Eski Saray’a gönderilmiştir. İnşaat yarım kalır. Aynı dönemde Padişah I. Ahmet bugünkü Sultan Ahmet Camii’nin yapımını başlatmıştır. Yeni Cami ancak aradan geçen yarım yüzyıl sonrasında Turhan Hatice Sultan tarafından yeniden ele alınıyor ve 1661-1663 arasında tamamlanıyor. Son mimarı ise Mustafa Ağa. Başında sonuna 66 sene sürüyor. Bu camiyi daha çok Sinan’ın çıraklık eserim dediği Şehzade Camii ile karşılaştırmaktadırlar.

Camiden avluya çıktığımızda Mısır Çarşısı tarafındaki kapıdan çıkalım. Avlu duvarının üstündeki “güneş saatleri”ne dikkatimizi verelim. Yolumuz Sirkeci yönüne. Hemen sağımızda Hatice Turhan Sultan Türbesi yer almakta. Çok sayıda padişah, şehzade ve sultanın  sanduka ve mezarı vardır. Türbenin sokak tarafına bakan cephesinde 2 tane nefis çeşme vardır. Ön taraftaki Rukiye Kadın Çeşmesi, az ilerisindeki Hatice Turhan Valide Çeşmesi‘dir. Caminin arka taraf köşesindeki yapı “muvakkithane” ve duvarın devamında Eminönü’ne geçişi sağlayan geçitin üstündeki yapı Hünkar Kasrı’dır. Özellikle çinileri görmek için bile içine girilir.

Devamında sağımızda hemen İş Bankası Müzesi‘ni görürüz. 1892 yılında inşaatı biten binayı dönemin PTT’si kullanıyordu. Büyük Postahane binası yapılınca bina 1909 yılında paket postahanesi olarak kullanılmaya başlanıyor. 1917 yılında yeni kurulan Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası’na devrediliyor. 1927 yılında bu banka İş Bankası ile birleşiyor ve binaya 3. kat eklenmesi sonrasında 1928 yılından sonra İş Bankası İstanbul Şubesi olarak devam ediyor. 1950’li yıllarda Yenicamii Şubesi adını alıyor ve 4. kat ekleniyor. 2004 yılında sonradan eklenen 2 kat yıkılıyor ve bina orijinaline dönüşüyor. 2005’te de müze oluyor. Müze içerisinde İş Bankası’nın kuruluşundan beri kullanılan belge, arşiv malzemesi, bankacılık araçları, iletişim araçları, dönemin fotoğrafları gibi zengin bir bankacılık tarihi malzemesi vardır.

Müze binasına bitişik bir sebil vardır: Hatice Turhan Valide Sebili. Sebilden olmasa da yanına konulan modern su sebilinden su içilebiliyor.

Solumuzda devasa bir bina var: 4. Vakıf Hanı. Günümüzde otel olarak kullanılıyor. Bu bölgeye Bahçekapı deniliyor. I. Abdülhamit Külliyesi’nin imareti yerine yapılan bina 1911-1926 yılları arasında yapılmıştır. Mimar Kemalettin Bey’in eseri. İşgal yıllarında henüz tamamlanmamış bina Fransız askerlerince kullanılmış. Han’ın karşısında I. Abdülhamit Külliyesi var. Daha önce burada bulunan Hamidiye Sebili ve Çeşmesi, günümüzde Gülhane Parkı girişi karşısına taşınmıştır.

Külliye’nin önünde meşhur Ali Muhiddin Hacı Bekir Şekercisi var. Canınız çekerse biraz lokum ve şeker alabilirsiniz yanınıza. Binanın aslı ise Hamidiye Kütüphanesi. İlerlediğimizde Hamidiye Türbesi‘ni göreceğiz. Hemen yanındaki ara sokağa girdiğimizde kokoreç satan dükkanları görürüz. Meraklıysanız yersiniz, ben sevmem. Burada bir pasajın girişinde etsiz, bulgurlu çiğ köfteci dikkatinizi çekebilir. Kocaman bir leğen içerisinde, bol yeşillik ve limonla elinize tutuşturur. Ucuzdur ve yenir. Hani tadımlık diye verdiği bile neredeyse bir porsiyon gelir. 🙂 Caddeye çıktığımızda karşılaşılan büfelerden taze sıkılmış meyve suyu içebilirsiniz.

Sola baktığımızda devasa görüntüsüyle Büyük Postane Binası’nı göreceğiz. Posta ve Telgraf Nezareti Binası. 1905-1909 yıllarında yapılan bina I. Milli Mimari dönemi mimarlarından Mimar Kemaleddin Bey ile Vedat Tek’in eseridir. İçine girin muhakkak. Çok keyiflidir. Açıksa müzesini de gezebilirsiniz. Devam ettiğimizde karşımızda Art Nouveau floral motifli bezemeleri ile Vlora Hanı dikkatimizi hemen çekecektir.

Buradan Ankara Caddesi’ne çıkıp sonra ilk sağdan tekrar içeri dönüyoruz: Aşir Efendi Caddesi. Bu cadde üzerinde genelde büyük tekstilci binaları vardır. Göreceğimiz ilk eser sağımızda yer alan Hobyar Camii. Mimar Vedat Tek’in Büyük Postane binası ile birlikte tasarladığı bina Vedat Tek’in gerçeklemiş tek cami projesidir aynı zamanda. Büyük Postane Camii de denilmektedir.

Devam edip ilk soldan çıkalım. Gürün Han’ın önünde minik minare dikkatimizi çekecektir. Merdivenlerden devam ediyoruz, Hanımeli Sokak. Bu bizi Hoca Hanı Sokağı’na ulaştırıyor. İlerde Hoca Kasım Günani Camii‘ni görüyoruz. Bu tipte çok fazla cami var tarihi İstanbul’da. Sağda ise yüksek duvarların arkasında görmeyi hedeflediğimiz Rüstem Paşa Medresesi. Rüstem Paşa Medresesi meşhur sadrazam, Kanuni’nin damadı Rüstem Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış.

Sekizgen planlı bir avlusu var. 1551’de tamamlanmış. Anıtsal nitelikteki bu eser medrese olarak kullanım sonrasında değişik dönemlerde değişik maksatlarla kullanılmıştır, bugün bir vakfa tahsis edilmiş.

Önümüzdeki sokak bizi Türkocağı Caddesi’ne götürecek ve solumuzda İstanbul Lisesi binasını göreceğiz. Hani tekrar liseye gitsem ve bu binada okusam denilecek bina eski Düyun-i Umumiye binası. 1897’de yapılan binanın tasarımı tanınmış mimarlardan Alexandre Vallaury’e aittir.

Lisenin devamında İran Elçiliği Binası vardır. Tarihi Yarımada üzerinde bir devlete ait tek elçilik binasıdır. Bu hak zamanında sadece İran’a verilmiş ve dönemin elçisi bu hakkı kullanarak bu araziyi satın alarak binayı yaptırmıştır. Daha öncesinde elçilik ahşap evlerde imiş.

Caddeden karşıya geçiyoruz ve devam ediyoruz. Az ilerde solda meşhur Cağaloğlu Hamamı yer alıyor. İstanbul’un son büyük çarşı hamamı olan bina 1741 tarihli olup I. Mahmut tarafından Ayasofya’ya gelir sağlamak maksadıyla inşaa edilmiş. Bunun tam karşısında ise bugün halâ restorasyonu devam eden Hadım Hasan Paşa Medresesi yer almaktadır.

1597 yılında sadrazam olan Hasan Paşa, 1598 yılında hakkındaki rüşvet iddiaları ve Kapıağası Gazanfer Ağa’yı öldürmeye teşebbüsten ötürü katledilmiş ve medresenin yanında defnedilmiş. Medrese iki katlı olup altında dükkanlar varmış. Restorasyon süreci bir türlü bitmeyen ve merkezi yerdeki bu medrese umuyorum ki günümüze kazandırılır. Medreseyi geçince hamamın köşesinde I. Mahmut Çeşmesi‘ni görürüz. O da yakın zamanda restore mi edildi, yeniden mi yapıldı ne diyeyim, bilemedim.

Yola düz devam edersek Yerebatan Sarnıcı’na doğru gideceğiz; ancak biz Alayköşkü Caddesi’ne doğru aşağı iniyoruz. 100 metre kadar ilerde solda Hacı Beşir Ağa Külliyesi bizi karşılıyor. Sebili bugün büfe olarak kullanılıyor.

III. Ahmet ve I. Mahmut devrinin Darüssaade Ağası Hacı Beşir Ağa tarafından 1744-45 yıllarında yapılan külliye; cami, medrese,sıbyan mektebi, kütüphane, sebil ve çeşmelerden oluşmaktadır. Yakın dönemde restorasyon geçiren bölümleri olan külliye çevresini gezmek değişik bir keşif duygusu yaratacaktır.

Aynı caddeye çıkıp az aşağı indiğimizde tramvay yoluna çıkıyoruz. Tam karşımızda sur-i sultani üzerinde Alay Köşkü bulunmaktadır. 1810 ya da 1819 tarihinde II. Mahmut devrinde  padişahın caddeden geçen alayı seyretmesi için yapılmıştır. Solumuzda ise anıtsal kapılardan olan Bâb-ı Âli bulunur. Bab, kapı demektir. Artık Alemdar Caddesi’ndeyiz. Sağımızda İstanbul Çocuk Mahkemeleri olarak kullanılan Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi binası vardır. Az ilerde Gülhane Parkı’nın girişi, hemen karşısında yukarıda bahsettiğimiz ve bu noktaya taşınan I. Abdülhamit Sebili (Hamidiye Sebili) ve arkasında Zeynep Sultan Camii. Tramvay yolunun ortasında Anıtsal Çınar ve solunda Hakkı Paşa Konağı. Bu konağın yanından yukarı doğru çıkıyoruz. Tırmanması biraz zorlu gelebilir. Yokuşun hemen sonunda solda bir restoran var. Soğukçeşme Sarnıcı içerisinde hizmet etmektedir. Sağımızda ise yine bir konak ve avlusunu görebiliriz. Soğukçeşme Sokağı ise artık çok bilinmektedir. Üzerinde bulunan sarayın sur duvarlarına bitişik yapılan eski evler restore edilmiş ve tipik bir Osmanlı sokağı olarak günümüze gelmiştir. Sokağa adını veren çeşme sarnıç duvarına monte edilmiştir.

Buradan sağa dönüyoruz. ve Caferiye Sokağı’na giriyoruz. Sokağın girişinde eski bir tekkeye ait yapı var. Sinan Erdebili Tekkesi ya da Caferiye Tekkesi olarak bilinmektedir. İlk inşaası 1528 olan tekke yapısı, 19. yüzyıl sonunda Mimar Kemalettin tarafından yeniden inşaa edilmiştir. Onun yanından içeri giren dar bir aralığa girdiğimizde kendimizi Caferağa Medresesi‘nde buluyoruz. Günümüzde medrese odaları el sanatları atölyeleri ve daimi sergi alanları olarak kullanılmaktadır. Avlusunda çay molası verilebilir. Güzel bir dinlenme mekanıdır. Medrese Kanuni dönemindeki Babüssaade ağalarından Cafer Ağa tarafından 1559 yılında Mimar Sinan’a yaptırılmıştır.

Buradan tekrar sokağa çıkıyoruz. Ayasofya solumuzda kalacak şekilde ilerlediğimizde sokağın son  kısmında altta Ayasofya Üçyüzlü Çeşmesi‘ni (Üçüzlü de denilir) göreceğiz. 1911 tarihlidir. Artık meydana çıktık. Sağımızda  daha evvel işlediğimiz Milion Taşı yanında büyükçe bir su terazisi ve altında 1744 tarihli Hacı Beşir Ağa Çeşmesi vardır.

Bu noktada Yerebatan Sarayı‘na gireceğiz. Kişisel tavsiyem mümkünse turistin az olduğu dönemde girmektir. Turistlerin rağbet göstermesinden ötürü hayli kalabalık olmaktadır. Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olduğundan müze kart geçmemektedir.

✶ Medya